
Güneş ışınları kasvetli bir hastane odasının camından içeri süzülüyordu. Odada ağır bir hava vardı. Genç bir adam, daha ılıklığını kaybetmemiş ölü bir bedenin başında gözyaşı döküyordu. Oysa onu gülümsetmeye söz vermişti. Artık bir anlamı yoktu. O bir daha asla gülümseyemeyecekti. En çok değer verdiği insan gözleri önünde can vermişti. Kız kardeşininson anları zihninde dönüp duruyordu.
Fotoğraflar, küçük süs eşyaları ve çiçeklerle daha sıcak hale getirilmeye çalışılmış küçük bir hastane odasında on altısını geçmeyen bir kız yatıyordu. Yarı oturur pozisyondaydı, uyuyor gibi görünüyordu ama uyanıktı. Kapının açıldığını görünce doğrulmaya çalıştı. İçeri giren genç adam onu eliyle durdurdu ve kalkmasına yardım etti. Abisine halsizce gülümsedi. Doktorlar durumunun iyiye gittiğini söylemişt
i. Belki de yakında evine geri dönebilecekti. Ne kadar zamandır hastanedeydi? Hatırlamıyordu. Hiçbir zaman yeterince sağlıklı olmamıştı. Hayatının yarısı monitör cihazlarının sesini dinleyerek geçmişti. Yine de bu seferki farklıydı. Küçük bir soğuk algınlığı bile onun günlerce yatakta kalması için yeterliydi ama hastanede en fazla üç gün yatmışlığı vardı. Abisinin sesiyle kendine geldi. O düşüncelere dalmışken Tanerelindeki poşetleri bırakmış ve yatağın kenarına ilişmişti. Her gelişinde bir sürü hediye alırdı. Hasta hayatını çok değer verdiği kardeşi için olabildiğince katlanılır kılmaya çalışıyordu. Bu sefer de tonla atıştırmalık almıştı. Sare ona teşekkür etti ve konuşmasını dinlemeye başladı. Bu seferki hastalığının daha ciddi olduğunu öğrendiklerinde hastanede bulunduğu süre boyunca dışarıda olan her şeyi anlatacağına dair söz verdirmişti. Taner’in bahsettiği şeyler oldukça “sıradandı”. Okul hayatı, başına gelen birkaç aksilik, yeni çıkan şarkılar... Sare için bunları dinlemek mutluluk verici olduğu kadar üzücüydü de. Taburcu olsa bile “normal” bir hayat yaşayabilecek miydi? Belirsizdi. Bu düşünceleri kafasından atmaya uğraştı. Doktorlar yakında çok daha iyi olacağını söylememiş miydi? Bu son hastalanışı olacaktı. Buradan çıktığında hiçbir şey için endişe etmesine gerek kalmayacaktı. Arkadaşlarıyla alışverişe gideceklerdi, şu beyin donduran içeceklerden deneyecekti; istediği gibi spor yapabilecek, nefesi kesilene kadar koşacak ama güçsüz düşmekten korkmayacaktı. Böbreğine giren ağrı onu bu hayallerden uyandırdı. Taner yüzündeki acı ifadeyi görünce telaşla ayağa kalktı. Belli ki hemşire çağıracaktı ama Sare onu durdurdu ve endişelenecek bir şey olmadığını söyledi.Zaten ziyaret saatinin bitmesine az kalmıştı. Abisi gitmeden müjdeli haberi vermek istiyordu.
“Doktorlar durumumun iyiye gittiğini söyledi. Yakında taburcu olabileceğim.”
Taner’in yüzü bir anlığına kararır gibi oldu ama hemen toparlandı.
“Bu harika! Eve geldiğin zaman sana söz, kendi ellerimle tavuklu makarna yapacağım.”
Sare böbreğindeki ağrıya aldırmadan güldü, abisini başında bandana, tavuk doğramaya çalışırken hayal edebiliyordu. Sohbetleri hemşirenin ziyaret saatinin bittiğini habervermesiyle son buldu. Taner, 312 numaralı odadan çıkarken içinde anlamlandıramadığı bir boşluk hissetti.
Sare, abisinin çıktığı kapıya bakarken böbreğindeki ağrı artmaya devam etti. İlk başta umursamamıştı ama artık dayanılmaz hale geliyordu. Titreyen elleriyle çağrı butonuna uzandı. Alnında ter birikmişti. Monitör cihazının sesi düzensizleşiyordu. Görüşü bulandı. Odaklanabildiği tek şey bu ağrıydı. Zaten yakınlarda olan hemşirenin gelmesi çok uzun sürmedi ama ona aylar gibi gelmişti. Hemşire birilerini mi çağırıyordu? Sanki su altındaymış gibiydi. Sesler duyuyordu ama ne söylediklerini anlayamıyordu. Cihazın sesi yükselmeye devam etti. Biri onu kaldırıyor muydu? Bütün bedeni uyuşmuştu. Gördüğü son şey doktorların bulanık silüetleriydi.
Taner hastanenin bahçesinde volta atıyordu. İçindeki o garip huzursuzluğu bastıramıyordu. Bu Sare’ye yalan söylediği için miydi? Doktorlar ona iyi olacağını söyledilerse bir bildikleri vardı. Yine de taburcu olması geciktikçe hayal kırıklığına uğrayacaktı. Sare’nin kırgın bakışları gözünün önüne geldi. İçi giderek daha da sıkışıyordu. Hastaneden çıkıp gitmek istedi ama yapamadı, sanki görünmez bir güç onu tutuyordu. Bahçedeki banklardan birine oturdu ve derin bir nefes aldı. Telefonunu çıkardı ve baktı. Neredeyse bir buçuk saattir burada oyalanıyordu. Yine de gitmedi. O ekrana boş boş bakarken telefonu çalmaya başladı. Arayan numarayı görünce bir anlığına duraksadı. Sare’nin doktoru onu neden arıyordu? Telaşla yanıtla tuşuna bastı ve telefonu kulağına götürdü.
“Alo?”
“Merhaba Taner Bey, hastaneye gelirseniz sizinle konuşmam gereken bir konu var.”
Doktorun sözlerini duyduğunda kalbi duracak gibi oldu. Daha az önce hastanenin içindeydi, konuşulacak bir şey olsa o zaman söyleyebilirlerdi. Mutlaka kötü bir şey olmuştu. Sesi titreyerek yanıtladı:
“Birkaç dakikaya orada olurum.”
Var gücüyle koşmaya başladı. Ona seslenen sekreteri görmezden geldi ve doğrudan doktorun odasına gitti. Oraya vardığında doktor, sandalyesine oturmuş onu bekliyordu.
“...maalesef hastanızı kaybettik.”
Doktorun diğer bütün sözleri bu iki kelimenin ağırlığı altında eriyip gitti.
Hastanızı kaybettik.
Taner'in aklı almıyordu. Daha az önce konuşmuşlardı, gülüyordu, solgundu ama her zamankinden kötü değildi. O zaman neden...? Sare’nin yüzünün acıyla buruşması gözünün önüne geldi. O zaman hemşireyi çağırsaydı... Şok hissi yerini pişmanlığa bırakıyordu.Görevlilerden biri onu taziye odasına götürürken bunların sadece bir kâbus olmasını diledi.
Onlarca kez geçtiği koridorlar yabancı ve soğuktu. Görevlinin söylediklerini duymuyordu. Anlamıyordu, nasıl olabilmişti? Bu bir çeşit şaka mıydı? Belki de Sare’nin işiydi. Evet evet, öyle olmalıydı. Abisini biraz korkutmak belki de onu test etmek istemişti. Ne de olsa hala çocuktu. Çocuk... Daha 15 yaşındaydı. Yaşayacak çok şeyi vardı. Taner nefesinin boğazına takıldığını hissetti. Titriyor muydu? Durdu ve duvara yaslandı. Ağlayamıyordu bile. Sadece mide bulandıran ağır bir his... Görevli ona bir şeyler söylemeye devam ediyordu. Eliyle durmasını işaret etti. Gerçekten hiçbir şey anlayamıyordu. Ona tek söyledikleri Sare’nin bir süre daha hastane de kalması gerekebileceği olmuştu, durumu gerçekten bu kadar kötü müydü? Nasılların yerini yavaşça nedenler aldı. Neden onu dinlemeyip hemşireyi çağırmadım? Sare hasta muamelesi görmekten nefret ederdi. Hastanenin sıkıcılığı içinde abisinin ziyaretleri belki de onu mutlu eden tek şeydi. Elbette Taner’in paranoyası yüzünden birkaç muayeneye daha katlanmak istemezdi. O porselen bir bebek değildi ki en küçük sıkıntıda hemen cam fanuslarla korunmaya alınsın. Aynen böyle düşünürdü. Taner de onun bu haline saygı duyuyordu. Saygısından mı geri çekilmişti yoksa korkusundan mı? Sare'nin o kırgın bakışları, muayene edilirken ki bıkkın yüz ifadesi... Beni gerçekten seviyorsan bunlara katlanmak zorunda bırakma, demişti bir keresinde. Taner bunları tekrar yaşamaktan korkmuştu. Onu o kadar seviyor ve sayıyordu ki hala çocuk olduğunu unutmuştu. Gerekirse onun öfkesini sineye çekmeliydi ama onu her şeyden korumalıydı. Yaptığı aptalca hata onun hayatına mal olmuştu. Göğsündeki ağırlık bir hıçkırıkla dışarı çıktı ve gözyaşları kontrolsüzce dökülmeye başladı. Ayakta bile duramıyordu. Görevli ona müdahale etmedi sadece onu daha sakin bir yere aldı. Sesi kısılana kadar ağladı, bencilliğinin sonucunu görmeye cesareti yoktu. Yine de onun yüzünü bir daha asla unutamayacağı şekilde aklına kazımak istiyordu. Gözyaşları biraz olsun azalınca kenarda sessizce hazır olmasını bekleyen görevliye başıyla onay verdi. Kalan yolu zar zor gittikten sonra titreyen elleriyle kapıyı açtı.
Aralık perdelerden güneş ışınlarının süzüldüğü kasvetli hastane odasında genç bir adam kaybı için sessizce gözyaşı döküyordu.



